>> Oda TV Yazarı, Gazeteci Barış Terkoğlu İle yaptığımız keyifli bir söyleşi...

Oda TV Yazarı, Gazeteci Barış Terkoğlu İle yaptığımız keyifli bir söyleşi...

Admin

Bilgi: Toplam 867 Okuma        -        Toplam Kullanılan 1 Oy        -        


İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra, bambaşka bir alana, gazeteciliğe, gönül vermiş bir insan Barış Terkoğlu. Yüreğinden gelen fikirleri, her daim, cesur ve dobra bir şekilde anlatan Barış Terkoğlu ile toplumumuzda kadının yeri, önemi, hakları ve sorunları üzerine sohbet ettik.
 
Barış Bey, bir erkek olarak, sizce toplumumuzdaki kadınların en büyük sorunu nedir?
 
Hem Türkiye için hem dünya kadınları için, ama özellikle henüz modern öncesi ilişkiler yaşayan toplumların kadınları için söyleyebilirim ki kadınların üzerindeki en büyük baskı ahlak, töre, değer yargılarından geliyor. Bu değer yargılarının kadınların üzerinde sorun olmasının nedeni tarihsel olarak bütün bu değerlerin erkek egemenliği üzerinden işleniyor olması. Yani toplumlar tarih içerisinde kurulurken hem ekonomik olarak kurulmuşlar, siyasetlerini kurmuşlar. Ama aynı zamanda kültürel ve değerler kapsamında da bir kuruluş gerçekleştirmişler. Bu kuruluş ilişkileri hep ataerkil olmuş. Çünkü ekonomiye de siyaseti de kontrol eden erkekler aynı zamanda ahlaki değerleri de kontrol etmişler. Ve bütün bu değerleri kadınların aleyhine kontrol etmişler. Ayıp, günah, yasak bütün bu kavramlar hep kadınların aleyhinde işleyen kavramlar. Ve toplumun o günkü algılayışına göre kimi zaman konu doğal bir şeymiş gibi evinde oturmaya zorlayan, kimi zaman bir sürü özgürlüklerini kısıtlayan, kimi zamansa ölümüne bile neden olabilecek bir takım değer yargıları var. Ben bir kadın adına en büyük sorunu erkeğin oluşturduğu değerlerin altında yaşamak olarak görüyorum.
 
 Peki, ailesinden ya da eşinden şiddet gören kadınların ne yapması gerekir?
 
Bütün dünyada şiddet dediğimiz şey sadece fiziksel şiddet olarak algılanıyor. Esasında baktığımızda bir kadını eve kapatmak da bir şiddettir. Şiddetin başka bir türüdür. Nasıl bir toplumun özgürlüklerini elinden almak bir şiddetse bir kadın adına da özgürlüklerinin yok edildiği alan bir şiddet alanıdır. O yüzden baktığınızda ben kadınların çok büyük bir bölümünün şiddet altında olduğunu düşünürüm. Böyle bir kadının yapması gereken en ileri şey bütün bu değer sistemini, kendisinin her an şiddet altında yaşamasını doğal bir şey gibi gösteren değer sistemini değiştirmek, ama özel olarak yani bireysel olarak ise o şiddet ortamıyla –annesi, babası, kocası, abisi olabilir- yüzleşerek bundan kurtulmak istemesi gerekmektedir. Çünkü gerçekten tarihin hangi noktasında olursanız olun çok kötü bir toplum altında yaşasanız –bu Afganistan, İran olabilir- bireysel olarak insanın verdiği mücadele bazen kendini özgürleştirebilir. Biz bunun örneklerini çok fazlasıyla gördük. O yüzden benim genel olarak söyleyeceğim şey bu sistemi değiştirmek, özel olarak söyleyeceğim şey ise bu şiddet ortamından kopacak şekilde kendini özgürleştirmelidir.
 
Ülkemizde ‘Kadın Hakları’ adına birçok çalışma yapılıyor. Size göre bu çalışmalar yeterli midir?
 
Ben yeterli bulmuyorum. Sonuçta şöyle bir durum var; gerçekten bir bütün olarak demin söylediğim gibi kadınlardaki eşitlik meselesini bir sistem sorunu olarak algılıyorum. Türkiye’deki hiçbir siyasi iktidar etkisinde kurulan ekonomik, siyasi, kültürel ilişki bu sistemi değiştirmeye çalışmıyor. Bakıyorsunuz Kadın ve Aile Bakanlığı kuruyorlar, ama kadın ve aile diye kurulan Bakanlık kadınları bütünüyle özgürleştirebilecek değerleri kurmak, onların toplumsal yaşama katılmasını sağlamak, onun istihdamını sağlamak, onu ev içerisinde bir çocuk bakıcısı konumdan çıkarıp toplumun bir ferdi haline dönüştürmeye çalışmıyor. Bunu hedeflemiyor. Tam tersine bugün eleştirdiğimiz kadını bir anlamda köleleştiren değerleri devam ettiren kurum halinde. Bunları asla yeterli bulmuyorum. Niyetinin de bu olduğunu çok fazla düşünmüyorum. Kabaca kadına tanınan hukuk önünde, mahkeme önündeki eşitlikten başka bir şey değil. Hatta bu bile değil. Görüyorsunuz bazen şiddete uğrayan kadınlar mahkemelere gidiyorlar. Karakollara gidiyorlar. Ayrımcılığa uğrayan kadınlar buralara başvuruyorlar. Buradan bile haklarında aleyhlerinde karar çıkıyor. Tecavüze uğruyorlar. Giydikleri kıyafet yüzünden tahrik indirimi alıyorlar. Çocuk yaşta cinsel istismara uğruyorlar. Ama kendilerine bu istismarı yapanlar çocukların rızası var diye dışarı çıkabiliyor. Baktığınız zaman esasında bütün kurumlar adına konuşuyorum; bu durumu değiştirmek için çalışmıyorlar. Niyetleri bu değil. Niyetleri bu olmadığı için de yeterli olmuyor.
 
Siz olsaydınız ‘Kadın Hakları’ için ne gibi çalışmalar yapardınız?
 
Yani şunu söyleyebilirim ki; sonuçta kadınların kaderi kendi ellerinde. Eğer siz özgürlük için mücadele etmezseniz –bir ulus adına da söyleyebilirim bunu, bir toplumsal grup adına da söyleyebilirim- kimse senin özgür olman gerekiyor diye bir şey yapmaz. Kadınların birincisi kendi haklarına karşı yönelen her türlü yasal değişikliğe karşı, her türlü şiddet eğilimine karşı, her türlü toplumsal dönüşüme karşı reaksiyon gösterebilecekleri toplumsal örgütlenmelere ihtiyacı var. Önce örgütlenmeleri lazım. Devletten ya da şundan bundan yapmasını beklemeden bizzat kadınların kendilerinin çalışması lazım. Çünkü biraz önce söylediğim gibi orada çok iyi niyetli bir şey yok. Bizzat kendilerinin bu örgütlenmeyi kurması ve mücadele etmesi lazım. Sonuçta baktığınızda hatırlarsanız bundan birkaç ay önce kürtaj ve sezeryana karşı Başbakan çok ağır sözler söyledi. Kadınlar sokaklara döküldüler. Sokaklara döküldükten sonra artık o yasa unutulup gitmek zorunda kaldı. Şimdi yavaş yavaş zihniyet olarak söylemlerde gösteriyor. Kadınlara kabul ettirebilmek için onları yenmeleri gerektiğini gördüler. Bu sadece bugün için geçerli değil. Yüz sene önce de kadınlar milli mücadele örneği verdiler Kurtuluş Savaşı’nda. O günlerde sokağa çıktılar. Erkekler ile birlikte silaha sarıldılar. Artık oradan sonra kadınlar evde mi oturmalı, şunu mu yapmalı, bunu mu yapmalı tartışması bitti. Kadın hakları neredeyse Avrupa’dan bile daha önce tanınmak zorunda kaldı Türkiye’de. Baktığınız zaman bir toplum kendi özgürlüğü için ne kadar çok mücadele ederse arada bulunan eşitsizlik basamaklarını da o kadar ortadan kaldırır. Eğer eşitlik isteniyorsa kadınların bunu yapması gerek. Yani önce kendi özgürlükleri için, sonra toplumsal özgürlük için mücadele etmeleri gerekmekte.
 
Ülkemizde fuhuş batağına düşmüş birçok çaresiz kadın var. Bu durumun önüne geçebilmek adına neler yapılabilir sizce?
 
Bu konuda devleti yönetenler –bizzat siyasi kurumlara sahiplik edenlerden söz ediyorum- çok iki yüzlüler. Çünkü hem fuhuşu olabilecek en kötü şey olarak görüyorlar, hem de bunun üzerinde tarihteki en yüksek vergileri alıyorlar. Böyle bir iki yüzlülük var bunun üzerinde. Nihayetinde hiçbir kadın ama hiçbir kadın mecbur kalmadığı müddetçe fuhuş yolunu tercih etmiyor. Bu bir seçenekten değil, bir zorunluluktan kalmasına neden oluyor. Eğer bir kadınının bedenini satmasını tercih etmesi onun psikolojik sorununun olması demektir. Doğal olarak bizim bir kadının bedenini satabileceği şartları ortadan kaldırmamız lazım. Çünkü çok açık olarak söyleyeyim; sonuçta kalkıp bir insanın cinselliği istediği gibi yaşamaya hakkı vardır. Ben ona karışamam. Ama bir insanın cinselliği satmak zorunda bırakılması onun ancak ekonomik geriliğiyle, geri kalmışlığıyla, geri bıraktırılmışlığıyla gerçekleşiyor. O yüzden bunun engellenmesi için kadın istihdamının artırılması gerektiğini, kadın işsizliğinin sıfırlanması gerektiğini, -erkekle kadın arasında bütün işsizliğin sıfırlanması gerekiyor, özür dilerim ama herhalde bütün fuhuşu ortadan kaldıracaksak kadın işşizliğinin sıfırlanması lazım- toplumsal eşitliğin kurulması gerektiğini, kadınların iş yaşamına özgürce katılabileceği imkanların yaratılması gerektiğini düşünüyorum. Bu olmadığı sürece kadınlar hayatlarını kazanmak zorunda kalacaklar. Hayatlarını kazanmak için zorunlu seçeneklerden bir tanesi fuhuş yapmak olacak. Yani bu birilerinin sokakta polis copuyla fahişe kovalamasıyla, onları bir yerlerden toplayıp götürüp hastaneye sevk etmesiyle, bilmem ne yapmasıyla olabilecek bir iş değil. Gerçekten copla, zorla engellenecek bir iş değil. Sistemin bütününü değiştirmek gerekiyor.
 
Ülkemizde ki kadın – erkek eşitliği ile ilgili neler düşünüyorsunuz?
 
Sonuçta ben bir insanın özgürlüğüyle bütün toplumun özgürlüğü arasında bir doğru orantı olduğunu düşünüyorum. Siz herhangi bir kimsenin özgür olduğu, ama toplumun baskı altında olduğu bir yer biliyor musunuz? Ben bilmiyorum. Bu bir cinsiyet için de geçerli. Türkiye’de birincisi esasında bütün toplum adına özgürlüklerin kısıtlandığı bir dönemden geçiyoruz. Yani örneğin bir gazeteciyseniz rahatça yazı yazamıyorsunuz. Yazı yazmanız engelleniyor. Bir siyasetçiyseniz rahatça siyasi faaliyet yürütemiyorsunuz. Bir sanatçıysanız heykelleriniz yıkılabiliyor, eserleriniz yıkılabiliyor. Rahatça sanatınızı yapamıyorsunuz. İşte kadınlar adına da böyle bir şey geçerli. Doğal olarak toplumun bütününde özgürlüğü ve eşitliği kurabilmiş değiliz. Bu kuramadığımız zaman da kadınlar adına da bir şeyler yapabilme şansımız yok. Ama şunu söyleyebilirim; nihayetinde toplumların tarihsel bir ilerleyişi vardır ve burada sıçramalar vardır. Türkiye toplumu da bundan farklı değil. Özellikle aydınlanma sonrasında, Rönesans sonrasında, modernizm sonrasında bütün Avrupa’da olduğu gibi bizim toplumumuzda geçtiğimiz yüzyılda buna benzer bir değişim, bir sıçrama yaşadı. Modern değerlerle tanıştı. Toplumsal özgürlüğün ne kadar olduğu tartışılır ama şeklen de olsa kadın ve erkeği eşitleyebilecek imkanlar oluşmaya başladı. İşte kadınlar siyasi yaşamı kullanmaya başladı. Kadınlar okuma haklarını elde ettiler. Sosyal yaşama katıldılar. Artık biz mühendis kadınlar, pilot kadınlar görmeye başladık. Dediğim bu eşitlik şeklen. Yoksa toplumsal eşitliğin varlığı her zaman tartışılabilir. Ama bugün o modern değerler, o ileriye sıçrarken yarattığımız değerler aşındığı oranda kadın ve erkek arasındaki uçurumun daha da büyüdüğünü, şeklen de ortadan kalktığını görüyoruz. Öyle bir şey ki mecliste kadın göremiyorsunuz artık. Bir dönem kadın pilot yetiştirirken şimdi mecliste kadın göremiyorsunuz. Kadın mühendis, kadın doktor göremiyorsunuz. Onları buralardan uzak tutmaya çalışan algının gittikçe egemen olmaya başladığını görüyorsunuz. Mesela ben birçok yerde sokakta kadın görememeye başladım. Sonuçta Türkiye bu açıdan pek iyi bir noktada değil. O yüzden Türkiye’deki kadın erkek eşitliği -toplumsal özgürlük olmadığı için hep birlikte özgür değiliz- ama özellikle kadınlar adına çok gerilemiş ve erkeklerle karşılaştırılamayacak oranda çok geriye düşmüş bir durumda diye düşünüyorum.
 
Peki, kendilerini geliştirmek adına, ülkemizdeki kadınlara ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?
 
  Örgütlenin. Mücadele edin. Haklarınıza sahip çıkın. Vermeyin. Çünkü kadınlar mücadele ederse kaybetmeleri o kadar da kolay değil. Gerçekten baktığınızda kadınlar sokağa çıktığı zaman, kadınlar özgürlükleri için mücadele ettikleri zaman onları durdurmak çok da kolay değil. Yani kadınları güçsüz, tek başlarına, hiçbir şey ifade etmezler sanmayın. Hayır, kadınlar çok fazla şey ifade edebiliyorlar. Yani İran’da Şah’ın devrilmesinin öncesinde en etkili eylemeleri yapanlardan bir kısmı kadınlardı. Orada kadın yürüyüşleri yaşanmıştı. Kadınların özgürlüğü çoğu zaman karşı düşüncedeki baskı rejiminin içinden bile taraftar bulabiliyor. Orayı bile parçalayabiliyor. Çünkü orada da kadınlar var. Onların da karıları, onların da kızları var. O yüzden sokağa çıksınlar, haklarına sahip çıksınlar. Örgütlensinler, mücadele etsinler, haklarının yenmesine izin vermesinler diyorum.
 
Hep kadınlardan konuştuk. Aslında işin diğer ucunda da erkekler var. Söz konusu ‘Kadın Hakları’ olunca erkeklere düşen görevler ne olmalıdır?
 
Hepimiz ataerkil ailenin içerisinde yetiştiriliyoruz. Bize suyumuzu, kahvemizi, yemeğimizi kimin getireceği, kardeşimize, annemize, karımıza nasıl davranacağımız çocuk yaştan itibaren öğretiliyor. Öyle ki oynadığımız oyuncaklarda bile erkek çocukları baba oluyor ve anne olan kız çocuklarına ters davranmaya başlıyorlar. Esasında erkeklere düşen görev bunlardan kurtulmaya çalışması. Çünkü şöyle bir şey var; açıkçası biz karşımızdaki kadını kişisizleştirecek, kişiliğini ezip parçalayacak bir davranış sergilediğimiz oranda, karşımızdaki kadını yok ettiğimiz oranda aslında bir şey de kaybediyoruz. Elinden tutup yürüyeceğimiz, masada karşımıza oturtup konuşacağımız, beraber tartışıp karar vereceğimiz, beraber gelecek kuracağımız, akıl danışacağımız insanları kaybetmiş oluyoruz. Kendi bedensel rahatlığımız, toplumsal rahatlığımız adına aslında çok şey kaybediyoruz. Kadınlar ne kadar özgür olursa biz de o kadar özgür oluruz. Onlar erkeklerle ne kadar eşit olursa o kadar adil bir toplum kurulabilir. O yüzden erkeklerin de bundan kurtulması lazım. Ve mümkünse kadınların kendileriyle birlikte, kendileriyle yan yana konum almalarını sağlamaları lazım diye düşünüyorum.
 
Erkek sorunu diye bir şey var mı diye sormak da lazım. Çünkü gerçekten öte yandan da bir erkek sorunu olduğunu da düşünüyorum. Açıkçası kadına nasıl bugünkü sistem içerisinde yaşamak dayatılıyorsa, maalesef erkeklere de dayatılıyor. Örneğin biz çoğu zaman bir kadına aşık oluyoruz, onunla buluşuyoruz, oturuyoruz, kahve-çay içiyoruz, bazen el ele yürüyoruz ve bunlar bizim için dünyanın en mutlu hareketi oluyor. Ama kardeşimizi öyle görünce toplum bize şunu söylüyor; onu engelle, biliyorsunuz daha radikalleri var onu öldür, ona şiddet uygula, onu baskı uygula… İşte şunu söylemek istiyorum; bu ahlaki sistem, yani kadınların ezilmesi üzerine kurulu ahlaki sistem aslında erkek adına da büyük bir çöküntü. Çünkü benim şunu aklım almıyor; bir adam yıllarca beraber yaşadığı bir kadını, hayatını paylaştığı, aynı yatağı, aynı çocuğu, aynı dünyayı paylaştığı kadını öldürüyor. Aynı anadan doğduğu kadını dövüyor, ona şiddet uyguluyor, hayatını karartıyor. Bir erkek adına da bu ızdırap verici bir şey. Bir erkek sorununu ele alacaksak bu sistem, bu kadınların baskılanması üzerine kurulu ahlaki sistem erkeğe de yaşam hakkı tanımıyor. Çünkü bunları yapmazsa mahallede arkadaşları tarafından, akrabaları tarafından, yoldaki insanlar tarafından damgalayan bir sistem. Ona da lakap takan, isim takan bir sistem var. O yüzden erkek adına da bir sorun var. Bunları değiştiremezse kendisi de özgürleşemeyecek aslında. Ben bugün gazeteci olduğum için bir sürü siyasi ilişkileri de inceliyorum; siyasette bile kendi eşlerinin, özellikle kız çocuklarının tavır ve davranışlarını erkeklerin aleyhinde kullanan adi bir sistem var. Yani oğlunun başka bir kızla el ele dolaşmasını değil de, kızının başka bir erkekle el ele dolaşmasını getirip önüne şantaj malzemesi olarak kullanan bir sistem var. Sistem değişmedikçe erkekler kuşkularıyla, korkularıyla, baskılarıyla yaşamak zorunda kalacaklar.  
(Söyleşi 1okur1yazar.com Kurucusu Can Akbulut tarafından gerçekleştirilmiştir.)